24 Aralık 2010 Cuma

BİLİNMEYEN / VE İŞİMİZ BİTTİ / JOSHUA FERRİS




Amerikan Edebiyatının son dönem en parlak yazarlarından olan Joshua Ferris eserleri hızlı bir şekilde türkçeye kazandırılan az sayıda yazardan biri. Nitekim 'Ve İşimiz Bitti (Then We Came To The End) ' 2008 yılında ülkemizde Siren Yayınları tarafından yayınlandı. İkinci ve son romanı 'Bilinmeyen ( The Unnamed )' ise bu yıl başında Amerika ve İngiltere'de şimdi ise yine Siren Yayınları tarafından Türkiye'de yayınlandı.

NewYorker tarafından İstikbal Vaat Eden 40 Yaş Altı Yazarlar listesine alınmış bulunan Ferris aynı zamanda Pen/Hemingway ödüllü. Ve her iki kitabını da okuyunca kendisinden bu kadar bahsettirmesinin tesadüf olmadığını anlıyorsunuz.

'Ve İşimiz Bitti' de Chicago'da bir reklam ajansında geçenleri anlatıyor Ferris. Bildiğimiz çalışma ortamı. Dıştan bakınca sıradan. Ama içine göz atınca acaip trajik ve absürd. Hele bir de ekonmik kriz nedeniyle işten çıkarmalar başlayınca. İnanılmaz derecede sarsıcı ve çarpıcı . Abartmadan düz bir şekilde anlatıyor öyküsünü. Zaman zaman inanılmaz bir biçimde sizi ağlamanın eşiğine getiriyor. Bu insanlar için hüzünleniyor, onlara acıyorsunuz, ama aslında kendiniz için ve çevrenizdeki yüzlerce tanıdığınız için üzülüyorsunuz ama acı acı gülümseyerek. Nick Hornby 'Kafka ofis ortamına düşmüş sanki..Muhteşem ' diyor kitap için. Çeviri Duygu Günkut tarafından yapılmış. Oldukça başarılı.Kitabın ingilizce kopyası Pandora, Remzi ve D&R da var. Muhakkak okuyun.

'Bilinmeyen (The Unnamed)' ise bu sene yayınlandı. Ben de yazın okudum hemen. Ama çevrileceğini bildiğim için sizlerle paylaşmak için türkçe baskının yayınlanmasını bekledim. Bu romanında ise herşeyin olması gerektiği gibi olduğu bir hayatı olan Tim Farnworth'ün hikayesini anlatıyor Ferris. Yakışıklı, çok iyi bir işi ve de ailesi var. Ama birgün inanılmaz bir hastalığa yakalanıyor. Ayakları onu kendi istenci dışında bitap düşürene dek başka yerlere sürüklüyor. Yürümek zorunda bayılana kadar. Karşı koyması imkansız. Ve kendimizi bugünün dünyasında buluyoruz. Sahip olduğumuz herşey bir anda elimizden çıkıp gider ve biz onları geride bırakmak zorunda kalırsak?...Modern zamanların müthiş bir anlatımı. Bir taraftan hayal edip elde etmek için çabaladıklarımız...elde ettiklerimiz ...ve bir anda kendi kontrolumuz dışında herşeyi kaybedişimiz..Kitabın türkçesini okumadım, umarım başarılı bir çeviridir. İngilizcesi ise yukarıda belirttiğim kitapçılarda var.

Joshua Ferris'i tanımak için her iki kitabı da okuyun. Pişman olmayacaksınız.

23 Aralık 2010 Perşembe

TEHLİKELİ İLİŞKİLER / CHODERLOS DE LACLOS / ŞEHİR TİYATROLARI



Tehlikeli İlişkiler hepimizin çok iyi bildiği 1782 yılında hem romancı hem de ordu generali olan Choderlos de Laclos tarafından yazılmış bir roman. Stephan Frears'in aynı adla yaptığı film hala belleklerimizdedir. Daha sonra Valmont adı ile Forman'da film yapmıştı bu romandan yola çıkarak. Christopher Hampton'da Tehlikeli İlişkileri oyunlaştırmış ve Şehir Tiyatroları oyunun yönetimini Aleksandar Popovski'ye emanet etmiş.

Ve de çok iyi etmiş.

Salonun ışıkları karardığı andan itibaren muhteşem bir görsel şölen başlıyor. Bu öyle bir güzellik ki izleyiciyi hemen sarıp sarmalıyor ve tüm oyun boyunca bir an bile terk etmiyor. Bu müthiş sahne tasarımından dolayı Numen/Steven Jonke'yi tebrik etmek gerekir. Tabii kostüm tasarımı ( Angelina Atlagic) ve de ışık tasarımı ( Özcan Çelik) larının sahne tasarımına yaptıkları katkıyı unutmamak gerek. Her ikisi de süperler.

Her zaman yazarım. Tiyatroda en önemli unsur yönetmendir. Elindeki metni özümseyip, ne anlatacağına kafa karışıklığı olmadan karar veren ve de bunu direkt olarak dolanmadan yapabilen yönetmen başarılıdır. Aleksander Popovski'de işte böyle bir yönetmen. Tabii elindeki metnin çok iyi olması da büyük bir avantaj. Olağanüstü bir iş çıkarmış Popovski. 18. yüzyıl sonlarında yazılan bir eser 21. yüzyılda nasıl genetiği ile oynanmadan (yok efendim hikayeyi bugüne taşıyalım, bugünün kostümleri ile oynayalım gibi gereksiz ameliyatlar olmadan) modern bir hale gelir ve de izleyiciye kendini en ince detayına kadar kavratır diye merak ederseniz bu oyunu görmek için bir sebebiniz daha olur. Özetle yönetim muhteşem.

Marquise de Merteuil'de Şebnem Köstem her zaman olduğu gibi çok iyi. Seyretmeye doyamıyor ve de sahneleri biraz daha uzasın istiyorsunuz. Mademoiselle de Rosmonde'da Tomris İnceer acaip keyifli. Yılların deneyimi ile içinizi ısıtıyor. Vicomte de Valmont ile Levent Üzümcü bence hayatının rolünü yakalamış. Tek kelime ile olağanüstü. Hilekar, riyakar, ağzı laf yapan ama yine de aşktan kaçamayan Valmont'u büyük bir incelikle oynuyor. Diğer oyuncularda rollerinde iyiler.

Ne anlatıyor Popovski? Artık iyice programlanmış, çok da yabancılaşmış olduğumuz , kuralları belli bugünkü yaşamımızda tüm ikiyüzlülüklere rağmen hala kurtuluş olarak aşkı arıyoruz. Hem de 18.yüzyıldan yola çıkarak zarif bir biçimde 21. yüzyılda.

Kaçırmayın derim.

2010' un EN İYİLERİ

Herkes 2010 yılının en iyileri için seçmeler yapıyor. Ben de kendi en iyilerimi sinema, edebiyat ve tiyatro alanında seçtim. İşte sonuçlar.

EN İYİ FİLM: Bu kategoride iki film arasında karar veremedim. Onun için iki filmi birden seçtim. Aslı Özge KÖPRÜDEKİLER , Seren Yüce ÇOĞUNLUK ile yılın en iyileri bence.

EDEBİYAT: Bu dalda seçimim tartışmasız FREEDOM adlı son kitabı ile Jonathan Franzen.

TİYATRO: İki oyun beni çarptı. KORKU TÜNELİ ile Tiyatro 0.2 ve ATEŞ YÜZLÜM ile SBR(Siyah,Beyaz ve Renkli) Grubu. Ayrıca DOT'un Punck Rock'u, Tiyatro Tem'in Hakiki Gala'sı ve Devlet Tiyatrolarından Vahşet Tanrısı çok iyi yapımlardı.
Not: 01 Aralık 2009- 30 Kasım 2010 dönemi içinde okuduklarım ve de izlediklerimin sonucunda bu listeyi yaptım.

19 Aralık 2010 Pazar

YOLCULUĞUN GÖLGESİNDE CİNAYETLER / BATUHAN İŞCAN

'Ölüm akla sonsuz bir suskunluğu getirse de ölüler çok şey anlatabilir. Ölüler ayni zamanda katillerinin de tanıklarıdır. Bizi katillerine yine kendileri götürürler' diyor Batuhan İşcan yeni romanında.

Bu sene şansımız Yavuz Sultan Selim döneminden açıldı. Şah&Sultan'da olduğu gibi yine o döneme gidiyoruz ve de Selim'in doğu seferini tamamladığı günlerdeyiz. Elimizde bir cinayet romanı var. Eski bir denizcinin mumyalanmış cesedini denize götürmekle görevlendirilmiş altı kişinin hikayesi. Ancak yolculuk esnasında teker teker cinayetler işlenecek, kafilenin kişi sayısı sürekli düşecek, kılavuz Sedefkar ise bir taraftan kafileyi denize ulaştırmaya bir taraftan da cinayetleri anlamaya çalışacaktır. 'Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler' Sedefkar'ın anlattıklarından oluşuyor.

Batuhan İşcan'ın bu okuduğum ilk kitabı. Kendisi 1972 Ankara doğumlu, ODTÜ'de mühendislik eğitimi almış, çeşitli dergilerde amatör olarak karikatüristlik ve yazarlık yapmış.Halen Ankara'da mühendis olarak çalışıyor. Bu kitap ikinci kitabı. İlk romanı 'Fasulye' 2003'te yayımlanmış.

İkinci kitap olan 'Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler' bir solukta okunan çok keyifli bir kitap. Çok iyi bir edebiyat örneği. Bu senenin iz bırakan kitaplarından.

16 Aralık 2010 Perşembe

ÇAKAL / ERHAN KOZAN


Bu sene Antalya Altın Portakal Ulusal Yarışma Filmlerinde ilk gösterimi yapılan 'Çakal' ın festivalden ödülsüz dönmesi doğrusu beni şaşırtmıştı. Etkileyici bir konusu ve çarpıcı bir sinema dili olan filmi seyrettiğimde muhakkak bir ödül kapar diye düşünmüştüm. Ama olmadı ve film yarın vizyona giriyor. Umarım gişe açısından hak ettiği ilgiyi görür.

Herşeyden önce yukarıda da belirttiğim gibi Erhan Kozan'ın anlatım dili çok güçlü. Seyrederken size genç kuşak Berlin sinemacılarını hatırlatıyor (kendisi de Köln doğumluymuş daha sonra öğrendim). Sert, çarpıcı bir dil bu. İçinize işliyor.

Senaryo çok iyi. Annesinin ölümünden itibaren Akın'ın geçirdiği aşamaları bize inanılmaz başarılı bir şekilde aksettiriyor. Sağlam, hiçbir şey aksamıyor. Sonunda içerdiği sürpriz ise acaip şık.

İyi bir senaryo iyi bir sinema dili süper oyunculuklarla beslenince ortaya izlenmesi çok keyif veren bir film çıkıyor. Erkan Can, Uğur Polat, Cüneyt Türel gibi ağır topların yanında genç oyuncular hiç ezilmiyorlar. Hatta İsmail Hacıoğlu herkesi geçip kendine hayran bıraktırıyor.

Çakal bu senenin en iyi filmlerinden biri olmaya aday. Yarın vizyona giriyor. Kaçırmayın derim.

15 Aralık 2010 Çarşamba

BAZI SESLER / JOE PENHALL / TİYATRO 0.2










Geçen sezon Korku Tüneli ile bizleri büyüleyen Tiyatro 0.2 (Korku Tüneli 16 ve 23 Aralıkta son iki kez daha oynanacak) bu sene geçmiş yıllarda Dot'ta 'Love and Understanding' adlı oyununu seyrettiğimiz Joe Penhall'un 'Bazı Sesler' adlı oyunu ile karşımızda.

'Bazı Sesler' 'Aşk ve Anlayış' tan çok daha iyi bir oyun. Sami Berat Marçalı gayet iyi sahnelemiş ve de her zaman olduğu gibi müthiş oyunculuklarda eklenince ortaya yine muhakkak görülmesi gereken bir oyun çıkmış. Oyuncuların hepsi çok iyi ama ben yine Ushan Çakır'ı öne çıkaracağım. Çok zor ve tuzaklarla dolu bir rol olan Ray'de çok başarılı.

Oyunun konusu hakkında özellikle yazmıyorum. Hiç birşey bilmeden okumadan gidin. Kendinizi bırakın ve büyük bir tiyatro şöleninin tadını çıkarın. Damağınızda oluşacak lezzeti kolay kolay unutmayacaksınız.Ve sizde Tiyatro 0.2 tiryakisi olacaksınız.

ŞAH&SULTAN / İSKENDER PALA

Katre-i Matem'den sonra İskender Pala oldukça gürültü koparan yeni romanı Şah&Sultan ile yenide karşımızda. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim ekseninde Kızılbaşlık ve Sünnilik çatışması anlatan bir aşk romanı var elimizde. Öncelikle şunu belirtmek lazım. Bu bir roman. Bir araştırma değil. Dolayısı ile tarihsel gerçekliği konusunda ortalığı birbirine katmak çok doğru değil.

Her zaman olduğu gibi Pala kolay okunan ,zaman zaman keyifli, zaman zaman da fazla uzamış hissi verip biraz bıktıran ama ilk sayfasından itibaren oluşan olaylarla ilgimizi çeken bir yaz okumalığı roman yazmış. Mahsun Kırmızıgül acaip iyi bir film çıkarır bu kitaptan. Bİzim genç oyunculara da parlayacakları epey rol çıkar.

Malafa / DOT / Hakan Günday

Murat Daltaban ile Hakan Günday'ı bir arada düşününce oldukça heyecanlanmıştım. Daltaban yıllardır bizleri sahnelediği başarılı oyunlarla şımartan ,hayran kaldığımız bir yönetmen, Hakan Günday ise romanları ile gönlümüzü çelen, kitaplarını elden ele dolaştırıp üzerinde uzun uzun konuştuğumuz bir yazarımız. Bir de işin içine Malafa gibi çok sevdiğimiz bir roman girince bu evliliğin çıkaracağı ürünü merakla beklemeye başladık.

Malafa Antalya'da çok örneklerini gördüğümüz büyük bir kuyumcu dükkanında geçiyor. Turistlerin kafileler halinde getirilme organızasyonundan başlayıp, mücevher satış incelikleri (!) ni, çalışan tezgahtarları hayatları ile birlikte gözler önüne seren bir oyun. Aslında dünyanın her yerinde yaşanan organize satma-satın alma oyunu. Sonunda da güzel bir de sürpriz içeriyor.

Hakan Günday romanını iyi oyunlaştırmış. Daltaban iyi sahnelemiş. Oyuncular çok iyi. Romanın ruhu oyuna verilmiş. Keyifle ve de çok eğlenerek izleniyor.

Marat Sade / Surname 2010

Bu sene tiyatro sezonu pek parlak başlamadı. Açılışı Surname 2010 ile yaptım. Daha önce de yazdığım gibi Yiğit Sertdemir benim çok takdir ettiğim bir oyun yazarımız. Hemen hemen tüm oyunlarını seyrettim ve de çoğundan övgü ile söz ettim. Bu sene ise çok değişik bir proje geliştirmiş ve de çok başarılı masklarla keyifli bir gösteri hazırlamış. Şehir Tiyatrolarının olanakları ile birleşince gösteri hak ettiği görkeme kavuşuyor (daha da iyi olabilir). Ama bu bir tiyatro değil. Başka birşey. Dolayısı ile bende hayal kırıklığı yarattı. Bence Surname 2010 ivedilikle Şehir Tiyatrosunun diğer oyunları arasından çıkarılmalı ve tamamen bağımsız bir gösteri olarak tanımlanmalı.

Marat Sade hepimizin bildiği, Türkiye'de oynanmış, tiyatro edebiyatının çok iyi oyunlarından biridir. Şehir Tiyatroları bu sefer oyunu Ragıp Duran'a emanet etmiş. Ortaya tamamen içi boşalmış bir süper prodüksiyon çıkmış. Fazla yazmak istemiyorum. Ama bu oyunu Marat Sade değil, Marat Sade Jıngıl diye adlandırmak daha doğru olur kanısındayım.

FREEDOM / JONATHAN FRANZEN


Bu sene Time dergisi Jonathan Franzen'ini kapak yapınca son romanını heyecanla beklemeye başlamıştım. Time'ın bir yazarı kapak yapması pek sık rastlanan bir olay değil. En son galiba on yıl kadar önce Stephen King'i kapak yapmış. Freedom'ı okuyunca Time dergisine tamamen hak verdim. İlk romanı 'The Corrections' ile yaklaşık on yıl önce adını duyuran Franzen o zaman da kendinden çok söz ettirmiş ve National Book Award'ı almıştı (ilerde bu roman hakkında da yazacağım). İkinci romanı 'Freedom' ile dönüşü yine muhteşem oldu. Hatta 2010 Franzen yılı oldu diyebiliriz. Bütün dünya ondan bahsetti.

Öncelikle belirtmem gerekir ki karşımızda 516 sahifelik klasik roman tadında okunan bir roman var. Yalnız anlatımını eski püskü sanmayın. Son derece modern ve de sürükleyici bir dile sahip. Franzen Berglund ailesini anlatarak bize millenium Amerika'sının unutamayacağımız bir resmini çiziyor. Ama romanı sadece Amerika ile sınırlamak doğru değil. 2000'li yılların tüm ülkelerdeki yaşamların anlatımı Freedom. Cumhuriyetci ve Demokrat ayrımı ve bunun Amerikan toplumunda yarattığı bölünmüşlük bizlere de hiç yabancı değil.

Bu arada Özgürlük kavramını sorgulatıyor bize Franzen. Özgürlüğe karşı olan açlığımız , birey olarak bu açlığın bizleri getirdiği nokta ve de fazla özgürlüğün bireyin taşıyamayacağı bir yüke dönüşmesi.

Ünlü yazar Joshua Ferris Franzen'i Dickens ve Tolstoy ile karşılaştırıyor. Bence hiç haksız değil.
En kısa zamanda dilimize kazandırılacağını umduğum bu kitabı tüm ingilizce okuyanlara hararetle tavsiye ediyorum.


6 Haziran 2010 Pazar

OLİVİA'S PİZZERİA LEVENT








Daha önce bu şahane pizzacıdan sizlere bahsetmiştim. Geçen hafta sonu bir kez daha gittim. Yaz için açık havada oturulacak yerleri var. Son derece keyifli bir mekan. Mevsim salatası ve de pizza paylaştık. Salata taptaze ve çok iyiydi. Pizza olarak Strogoni'yi seçtik. Mantar, dana jambon, enginar ve kırmızı biberden oluşuyor. Parmaklarımızı yedik. Bence İstanbul'un en iyi pizzacılarından biri. Muhakkak gidin veya Levent yakınlarında yaşıyorsanız ev için sipariş verin. Kesinlikle pişman olmayacaksınız.

YAŞAMAYA DEĞER / Mona Achache

Bu hafta vizyona giren filmlerden biri de Muriel Barberry'in romanından Mona Achache'nın beyazperdeye uyarladığı Yaşamaya Değer. Filmin kahramanlarından biri 11 yaşındaki Paloma. Ama 12 yaşında intihar etmeye karar vermiş. Hayatının ilgisiz babası, antidepressanlarla ayakta kalmaya çalışan annesi ve de süper bencil ablasınınki gibi olmasını istemiyor. Aslında çok şık bir semtte ve de apartmanda yaşıyor. Apartmanın kapıcısı Renee kocası ölmüş, 27 yıldır bu işi yapan aslında edebiyattan keyif alan, bol bol okuyan ama bunu belli ederek antipati toplamayı istemediği için sıradan kapıcı görünümünde bir kadın. Bir de apartmanın yeni boşalan dairesine japon işadamı Kakuro Ozu taşınıyor. Ozu Renee ile birçok şey paylaşabilecek düzgün bir adam. Ve film bu üç kişi arasında geçiyor.

Fransa'da çok satan bir romandan uyarlanmış film bir ilk film olarak oldukça başarılı. Ama tabii bu başarı büyük ölçüde Josiane Balasko'nun Renee'si sayesinde. Balasko benim seyretmeye doyamadığım bir aktrist. Burada da harika bir kompozisyon çiziyor. Genelde sevimli ama vasat bir sinema örneği olan Yaşama Değer bence sadece Balasko için bile görülür.

CENNET BATIDA / COSTA GAVRAS


Politik sinemanın genç kalan delikanlılarından Costa Gavras bu hafta son filmi ile sinemalarda. Sinemalarda diyorum ama sadece İstanbul'da ve de iki sinemada gösteriliyor Cennet Batıda. Berlin Film Festivali'nin geçen yıl kapanış filmi olarak ve de Türkiye'de ilk defa Antalya Film Festivali'nde gösterildi. Geç olsa da sonunda vizyona girebildi. Her çalışması ses getiren Gavras bu sefer bize Avrupa'ya kaçak olarak göçmeye çalışan Elias'ın hikayesini anlatıyor. Ege kıyılarında bir mülteci gemisinde başlayan film sonunda Paris'te noktalanıyor. Ama yönetmenin diğer filmlerinin aksine bu sefer pek bilinmedik olaylarla karşı karşıya değiliz. Cennetin Batısı mülteciler konusunda yapılmış filmlerin ötesine geçemiyor ve de yeni bir şey getirmiyor. Ama yine de kötü olmayan ve de keyifle seyredilen bir çalışma. Tabii kadınlar baş roldeki yakışıklı Riccardo Scamarcio'yu (Serseri Mayınlardan hatırlayacaksınız) görmekten memnun ayrılıyorlar.

2 Haziran 2010 Çarşamba

PHAEDRA'NIN AŞKI / Tiyatro Oyun Kutusu




İstanbul sahnelerinde çeşitli örneklerini seyrettiğimiz İn-Yer-Face akımının ilk yazarı Sarah Kane'den bugüne kadar bir oyun seyredememiştik. İzmir'den Tiyatro Festivali'ne katılan Tiyatro Oyun Kutusu bu eksikliğimizi giderdi. Öncelikle İzmir gibi çok tutucu bir profil sergileyen bir kentimizde böyle bir oyunu sahnelemek cesaretini gösteren ve de üstüne üstlük iki tane de Lions Ödülü alan (en iyi oyuncu ve en iyi yönetmen ödülleri) grubu kutlarım.

Oyun sahnede alışmadığımız ölçüde cinsellik ve de şiddet içeriyor. Ne de olsa bir Sarah Kane oyunu ile karşı karşıyayız. Böyle bir oyunu sahnelemek tabii çok zor. Serdar Saatman bu zor işin üstesinden olağanüstü bir şekilde gelmiş. Böylece ödülünü boşuna almadığını da ispatlıyor. Sahnelerin hemen hemen hepsi çok çarpıcı. Cinsellik ve şiddet inanılmaz şekilde görsel bir estetikle iç içe. Hippolytus'ta Yarkın Ünsal çok iyi. Diğer oyuncularda göz dolduruyorlar.

Sophocles'tan Racine'e kadar defalarca konu olmuş bu trajediyi bir de Sarah Kane'den seyredin derim.

MARTI / TİYATRO OYUNBAZ


Bu sezon başında sizlere Tiyatro Oyunbaz'ın 'Peer Gynt' adlı oyunundan bahsetmiş ve de muhakkak görülmeli demiştim. Martı ise grubun bir önceki oyunu. Çok iyi eleştiriler almış bu prodüksüyonu ben de görmemiştim. Tiyatro Festivali'nde yeniden oynanması vesile oldu.



Abdullah Cabaluz farklı bir Çehov ile karşımızda. Çok minimal dekor öğeleri ile süper bir sahne estetiği yakalanmış bu oyunda Çehov kahramanları bizlere Lale Devri, Veda Busesi, Gitme Sana Muhtacım, Nasıl Geçti Habersiz gibi şarkılar söylüyorlar, Nihavend Longa ve de Makber dinliyoruz. Şimdi Çehov hayranlarının irkildiğini düşünüyorum. Ama sakın hayıflanmayın. Çünkü bu şarkılar oyuna çok güzel oturmuş. Hiç sırıtmıyorlar. Ve de o günün çökmekte olan aristokrasisi ile bugünün orta sınıfı arasında çok iyi bir paralellik sağlıyorlar. Oyunculuklar çok iyi.



Umarım Martı önümüzdeki sezon oynanır ve de görmeyenlere görme fırsatı doğar.

KOMPLO / İAN RANKİN


İan Rankin bu son kitabında yine polisiye edebiyatında öncülüğünü koruduğunu ispatlıyor. Teftiş ve Soruşturma Dairesi'nden polis Malcolm Fox'a verilen yeni görev çocuk porno sitelerine girdiği tespit edilen polis Jamie Breck'i takip etmektir. Ancak olay göründüğü gibi değildir. Hem Fox hem de Breck büyük bir komplo ile karşı karşıyadırlar.

Özellikle havaların bunaltıcı olduğu son günlerde evinize kapanıp güzel yazılmış, sürükleyici bir polisiye okumak istiyorsanız işte size bir fırsat. Son krizin ardından yazılmış roman Fox'un şu sözleri ile sonlanıyor.'Şehir (Edinborough) resmen bir ölüm tuzağı; bütün İskoçya çöküyor ve görünüşe göre dünya da onun peşinden geliyor '.

Değil Efendi'nin Renk ve Korku Meselleri / İsmail Güzelsoy


İsmail Güzelsoy bu sefer son modern meddah Değil Efendi'nin ağzından bizlere yarı fantastik bir hikaye anlatıyor. Komünist şair İskender Sof takip edilmektedir ve kaçmaktadır. Peşindeki iki Mit ajanından kurtulmak için trende tanıştığı ihtiyar Sincap'ın önerisi üzerine Iğdır'a gider. Buradan kışın donan Aras Irmağı üzerinden Sovyet Rusya'ya kaçacaktır. Ancak Iğdır'da onu Bir vampir, peşine düşecek Mit Osman ve de bir aşk beklemektedir.

Kurgusu ve de hikayesi hoş görünen bu roman maalesef beklentileri pek karşılamıyor.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

HALİDE / İPEK ÇALIŞLAR


Elinizden hiç bırakmadan bir biyografi okudunuz mu? Yıllar önce Melina Mercuri'nin otobiyografisini bir günde evden çıkmadan okumuştum. Şimdi de Halide'yi bir çırpıda okudum. Biyografi, otobiyografi denince hep ihtiyatla yaklaşırım. Okuduklarınızın ne kadarı size anlatan/anlatılan kişiyi yansıtır bilemezsiniz. Hala Türkçeye çevrilmeyen son kitabı Summertime'da Coetzee bu konuyu derinlemesine işliyor (bakınız Alinin Günlüğü/Summertime).

Melina Mercuri'nin otobiyografisi son derece sevimli ve içten gelmişti. İpek Çalışlar ise Halide'de olağanüstü bir iş çıkarmış. Halide Edip Adıvar'a hem kendi anılarından, hem yazışmalarından, hem romanlarından, hem kendisi ile ilgili yazılan yazılardan araştırmalardan, hem de başkalarının kendisi ile ilgili anılarından giderek yaklaşıyor. Dolayısı ile elimizde çok kapsamlı oldukça objektif bir çalışma var.

Bizim kuşak için hep bir bilmece olmuştur Halide Edip Adıvar. Hiçbir zaman kavrayamamışızdır kendisini. Sadece cesaretli bir roman yazarı mıdır? Parçalanan Anadolu'yu Amerikan mandasına teslim etmek isteyen bir mandacı mıdır? Cumhuriyet düşmanı mıdır? Eğer böyle ise neden Kurtuluş Savaşı'na katılmıştır? Sonra neden Türkiye'yi terk etmiş ve uzun bir süre İngiltere'de yaşamıştır? Doğrusu ben de gençliğimde bu soruları çok sormuş ve de pek cevaplarını alamamıştım.

İşte İpek Çalışlar bu biyografi ile Halide Edip hakkında kafamıza takılan tüm konuları aydınlatıyor. Okumanın sonuna geldiğinizde bu denli karmaşık görünen kişiliği büyük ölçüde kavrıyorsunuz. Bu arada nefis bir Osmanlı İmparatorluğu son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi size eşlik ediyor.

Halide'yi bir roman gibi de okuyabilirsiniz. Bu roman düşüncelerinden ödün vermeyen gerçek bir liberal ve hümanist bir insanın romanı. Tabii her dönem de olduğu gibi karşılığında ağır bedeller ödeyen bir insanın hikayesi. Eleştirmekten kaçınmayan ve düşündüklerini anında sözcüklerle müthiş bir şekilde ifade edebilen keskin bir zekanın hikayesi. İleriyi çok iyi görebilen ve yapılan hataların gelecekte yaratacağı sonuçları müthiş bir düşünce sistematiği ile irdeleyen bir aydın kişinin hikayesi. Aynı zamanda bir kere gerçekten sevmiş, fakat bu arızalı aşkından boşanmak zorunda kalmış bir kadının hikayesi.

Muhakkak okunması gereken bir biyografi Halide. İpek Çalışlar'a bu kitabından dolayı binlerce teşekkür.

18 Mayıs 2010 Salı

X Restoran / İKSV


İstanbul Kültür ve Sanat Vakfının yeni binasının üst katında yer alan X Restoran'a biraz geçte olsa bu pazar gittim. Dillerden düşmeyen manzarayı seyredebilelim diye öğleden sonra gitmeyi tercih ettik. Lokantanın konumu cidden muhteşem ve sizi çok değişik bir Haliç manzarası karşılıyor ( bu hafta bir üst kattaki terası açıyorlar, oradan görünüm daha da dehşet olabilir). Lokantanın dekorasyonu ile ilgili çok olumsuz yazı yazıldı. Plastik sandalyeler ve masalar çok eleştirildi.. Ben ise dekorasyonu çok güzel buldum. Oldukça değişik ve de keyifli. Hoş bir atmosfer yaratılmış. Ayrıca barın konumu da çok iyi. Yüzünüz manzaraya dönük içkinizi yudumluyorsunuz.

Burayı Borsa işletiyor. Dolayısı ile damak tadı olağanüstü. Yediğimiz pırasalı risotto eşliğinde sunulan limonlu tavuk ve dört peynirli pizza çok iyiydi. Çıtır çıtır bol malzemeli pizza ve enfes lezzetli risottonun tadı hala damağımda. Tatlı olarak ahududu sorbe ile sunulan bitter çikolatalı creme anglaise bir rüyaydı. Umarım bu rüyayı yakında yine görürüm. Ayrıca servis te çok iyi.

Hızla gelişen Şişhane'de çok iyi bir yer olmuş X. Ancak tek ve önemli bir kusuru var. O da fiyatların çok yüksek oluşu. Daha makul bir fiyat politikası izlenmeli diye düşünüyorum. En ucuz bir kadeh kırmızı şarap 20 tl. İki kişi, iki ana yemek(biri pizza), iki tatlı(biri sadece iki top dondurma),bir kahve ve iki kadeh şarap 135 tl ödedik.

ATEŞ YÜZLÜ / SBR


Tiyatro mevsimini kapatıyoruz derken yeni bir sürpriz oyun daha çıktı karşımıza. Siyah,Beyaz,Renkli grubunun sahnelediği Marius von Mayenburg'un Ateş Yüzlü adlı oyunu. Mayerburg 1972 doğumlu ve bu oyunu ile Almanya'da iki ödül birden almış. Ateş Yüzlü 1999-2000 yılında dünyanın birçok ülkesinde sahnelenmiş, epey ses getirmiş ve şimdi de SBR oluşumu sayesinde Türkiye'de.

Önceden belirteyim bu oyun kolay bir oyun değil. Bireyi ve toplumu varoluş düzleminden sorgulayan, dönem dönem kavranması zor ama çarpıcı bir çalışma. Mayenburg'un sahne dili de çok farklı. Oldukça soğuk ve mesafeli bir dile sahip. Oyunun yazılış tekniği de çok farklı. Sanki tüm sahneler daha önceden çekilmiş ve de karşınızda monte ediliyorlar gibi. Ben oyunun en çok bu tarafını sevdim.

Dört kişilik bir ailenin masa başında yemekle başladığı oyun, müthiş bir şiddetle son buluyor. Evin oğlu Kurt evde bomba imal etmekte kilise gibi yerleri bombalamaktadır. Anne oğlu için endişelenmektedir. Ama baba için durum normaldir. Ergenlikte şiddet olur ama sonra geçer der. Kurt'ün ablası Olga ile ensest bir ilişkisi de vardır. Olga ise kim olduğunu aramakta, kadınlığı, çocukluğu ve de bedeni arasında sıkışmış kalmış ve de kıpırdayamaz duruma gelmiştir. Olga'nın sevgilisi , motosiklet tutkunu, Paul'un ortaya çıkışı durumu daha da karmaşık hale getirecek ve şiddet dozunu arttıracaktır. Paul de aile yaşamından dolayı şiddet barındırmaktadır.Anne ve baba ise yemek ve televizyon arasında sıkışmış son derece tekdüze hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Ama zamanla tüm bireyler birbirlerini anlayamaz, kavrayamaz bir hale gelmişlerdir. Bu durum tüm aileye büyük bir felaket getirecektir. Mayenburg bize ustaca bu süreci anlatıyor.

Ateş Yüzlü oldukça iyi oynanıyor. Ama başta da belirttiğim gibi zor bir oyun. Eğer değişik bir oyun seyretmek isterseniz muhakkak görün . Aklınızdan kolay kolay silinmeyeceğini garanti ederim.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Haftanın Getirdikleri/ Son İstasyon / Yeşil Bölge / Fail-i Müşterek / Testosteron

Geçen hafta biraz tembellik ettim yazmadım. Ama bu arada iki oyun seyrettim ve de iki film. Hepsinden bir arada bahsedeyim dedim.

Daha önce İstanbul Film Festivalin'de gösterilen Aşkın Son Mevsimi bu hafta vizyona girdi. Tolstoy'un son senesini anlatan bu film Jay Parrini' nin Son İstasyon adlı romanından uyarlanmış. Filmin orijinal adı da Son İstasyon. Türkiye'ye filmi getirenler ise Aşkın Son Mevsimi diye anlamsız bir ad koymuşlar. Roman oldukça keyifli okunan, başarılı bir roman. Türetilen film ise tam anlamıyla İngilizler tarafından elden geçirilmiş ve düzeltilmiş bir Tolstoy yaşamı. Yönetmen Michael Hoffman aşk ve evlilik üzerine evrensel bir film yaptım diyor. Bunu yaparken kukla karakterler, bir türlü inandırıcı olamayan sahneler, çok ingiliz bir Rusya yaratmış. Çok iyi oyuncular, buna Helen Mirren'da dahil, tam anlamıyla güme gitmiş. Yılın en çok şey vaat eden ama en büyük hayal kırıklığı olan bir film Aşkın Son Mevsimi. İzlemek yerine romanı okuyun ve kendi dünyanızı yaratın. Hem Tolstoy'u çok daha iyi anlayacak hem de acaip keyif alacaksınız. Filmin tek artısı James McAvoy. Çok iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor.

Yeşil Bölge ise yine Irak Savaşına bizi döndüren ,tüm öğeleri ile klasik bir Hollywood filmi. Şaşmaz reçete burada da yürürlüğe konmuş. Sinemasal açıdan hiçbir özelliği olmayan ama yine de bir ülkenin kendini bu denli eleştirmesine şapka çıkaracağınız bir yapıt.

Çok beğendiğim oyun yazarı Yiğit Sertdemir Fail'i Müşterek adlı tek kişilik yeni oyunu ile Kumbaracı 50 de. Sertdemir yakın tarihimizden yaptığı alıntılarla bize ne kadar düşünmeye yatkın (!), farklı olmayı seven(!), farklılıkları koruyan (!) bir toplum olduğumuzu anlatıyor. Oldukça başarılı bölümleri olan bu oyun farklı dili ile de ilgi çekici.

Sonunda Oyun Atölyesinde Testosteron'u görebildim. Haluk Bilginer'in tiyatro görüşü doğrultusunda başarılı bir oyun. Bu görüşü paylaşanlar çok keyif alacaklar. Zaten seyircinin çoşkusu bunu doğruluyor. Ben ise Kemal Aydoğan'ın sahnelemesine ( Bilginer vizyonu parallelinde)bir türlü alışamayanlardanım. Ama yine de çok eğlendim.

Bu arada geçen hafta 28 Nisan günü şok yaşadım. Talimhane Tiyatrosu Rüştü Uzel Salonun'da Medya Maymunları adlı oyunu oynayacaktı. On beş gün öncesinden yerimi ayırttım. 28 Nisan günü tiyatroyu arayıp geleceğimi konfirme ettim. Akşam gittiğimde seyirci yokluğu nedeni ile oyunu iptal ettiklerini söylediler. Yorumu sizlere bırakıyorum.

30 Nisan 2010 Cuma

PUNK ROCK / SİMON STEPHENS / DOT


Tam tiyatro sezonu biterken kalpten kurşunla vurulmak diye buna denir işte. Başta bildiğim kadarı ile hiç oyun sahne koyma deneyimi olmayan Rıza Kocaoğlu'nun oyunu sahneye koyacağını , sahnede oldukça genç bir oyuncu grubu olacağını ve canlı müzik performansı olduğunu okuduğumdan doğrusu biraz korkarak gittim 'Punk Rock'a. Ama herzaman olduğu gibi Dot bu sefer de ne denli profesyonel bir grup olduğunu ortaya koydu ve korkularımın ne kadar boş olduğunu bana gösterdi. Kendimden şüphelerimden dolayı utandım çünkü yaşadığım sürece sahne sahne hep aklımda kalacak bir oyun çıktı karşıma.

Punk Rock Stockport'ta özel bir okulda okuyan bir grup liseli genci anlatıyor. Ama sakın İngiltere'de özel bir okul diye düşünmeyin. İsimleri değiştirip İstanbul'da özel bir okula hemen uygulayabilirsiniz bu oyunu. Hiçbir şey değişmez. Aileleri tarafından sadece başarılı olmaya kilitlenmeleri istenen gençler bunlar. Öyle ya..aile dünya kadar para ödüyor onlarda bu paranın karşılığını vermeliler. Oysa bu yedi gençte tüm insanlar gibi. Onların da korkuları, kıskançlıkları, kendileri gibi olmayanı küçümseme, onlara dayılanma istekleri ve hatta yaşamlarından kaynaklanan psikolojik sorunları var. Hormonlarını yeni yeni keşfediyorlar. Ama içinde bulundukları girdap onları tüm bunlarla yüzleşip , herşeyi sorgulatıp daha az arızalı bir birey olmalarını sağlamak yerine tam tersine agressifleştiriyor. Ve bir türlü uyuşamadıkları ama içinde yaşadıkları dünyaya karşı konumlanıyorlar. Bu dünya ile barışmak yerine şiddet geliştirerek kendilerini koruyorlar. Stephens'ın oyunu Gus Van Saint'in Elephant filmi ile bağdaşıyor. Amerikalı sosyologların sürekli işaret ettikleri gibi başarıya endeksli bir model büyük boyutta kendi şiddetini yaratıyor.

Oyun bir kafes içinde oynanıyor. Gençlerin hapsolduğu bir kafes. Sahneler birbirine canlı performans ile bağlanıyor. Şarkılarda da haykırıyor gençler. Sanki o kafesi parçalayıp çıkmak istiyorlar. Rıza Kocaoğlu oyunu çok iyi sahnelemiş. Burada Pınar Töre'nin süper çevirisinin de büyük payı var. Hiç bir sahne boşa gitmiyor. Adım adım kaçınılmaz sona doğru ilerliyoruz.

Oyunculuklar harika. Herkes çok iyi. Ama tabii akılda en çok rolü nedeniyle William'ı oynayan Hakan Kurtaş kalıyor. Anladığım kadarı ile Hakan Kurtaş şu anda öğrenci. Eminim onu ileride çok seyredeceğiz. Hem oyunculuğu, hem fiziği, hem de şarkıları ile olağanüstü. Chadwick'te Mehmetcan Mincinozlu ( o da öğrenci) süper bir yetenek. Üstelik canlı performansta bateri de ona emanet. Mincinozlu hem rolünü çok iyi oynuyor, yarattığı karakter muhteşem hem de sahneye çok yakışıyor. Şeytan tüylü oyuncu diye tanıyacağız onu bundan böyle. Çok zarif bir insan. Diğer dört oyuncu da süperler.

Sezonun , bence şu ana kadar gördüğüm oyunlar arasında ,Tiyatro 0.2 nin oynadığı Korku Tüneli (The Picthfork Disney) ile en iyi iki oyunundan biri. Oyun sonrası kendimizi kaptırmış vaziyette uzun bir süre oyundan ve oyunculardan konuşur bulduk.

İyi bir oyun seyretmek istiyorsanız gidin. Olağanüstü genç oyuncular seyretmek istiyorsanız gidin. Haziran sonuna kadar G-Mall'da oynanmaya devam edecek.


PİOLA / OLİVİA'S PİZZERİA

İstanbul'da son zamanlarda bir çok pizzacı açılmaya başladı. Biliyorsunuz pizza benim en sevdiğim damak tadlarından biri. Hele bir de güzel bir kırmızı şarap olursa yanında. Dolayısı ile açılan pizzacıları takip etmeye çalışıyorum. Semih Kaptanoğlu'nun 'Bal'ı bir anda çok az sinemada gösterilmeye başlanınca ben de kendimi Astoria'da buldum ve çıkışta Yıldız Posta Caddesinde Point Hotel'in altında açılan PİOLA'ya gitmeye karar verdim. Piola'nın geçmişi 23 yıl geriye Treviso'lu iki kardeşin açtığı lokantaya dayanıyor. Daha sonra zincirleşmiş ABD, Brezilya, Arjantin, Şili ve Meksika'da konumlanmışlar. Avrupa'da ise İtalya'dan sonra ikinci durakları İstanbul.

Piola hoş, ferah bir dekorasyona sahip. Sizi güleryüzlü insanlar karşılıyor. Servis iyi. Ben genellikle ilk gittiğim yerde hem karşılaştırma yapabileyim hem de damak tadını tam olarak algılayayım diye az malzemeli basit pizza seçerim. Burada da öyle yaptım. Porçini mantarlı pizzamı ve tabii kırmızı şarabımı ısmarladım. Heyecanlı bekleyişim hüsranla sonuçlandı. Bence Piola zahmet edip buralara gelmeseydi. En sıradan pizzacıda yediğiniz pizzadan hiç farkı yoktu önüme gelen pizzanın.Porçini mantarları ise az sayıda olarak koca pizzanın üstüne seyrek olarak
yerleşmişlerdi ve hiç tadları alınmıyordu. Ucuz olmayan bu lokantaya bir daha gelmeyeceğimi kesinleştirmiş olarak çıktım.

Öte yandan Levent'te açılmış olan , iddiasız bir mahalle pizzacısını andıran Olivia's Pizzeria ise olağanüstü pizzası ile tam not aldı. Olivia, Carlo Petrini tarafından kurulan , Slow Food hareketine dahil. Adından da anlaşılacağı gibi Slow Food Fast Food karşıtı. Olivia's Pizzeria D.O.C pizza yapıyor. D.O.C 1998 senesinde İtalyan Hükümetinin Pizzayı resmi yemek kabul edip verdiği statünün adı. Denominazione di Origine Controllata anlamında ve otantik napoliten pizzayı üretmek için gerekli metod ve kanunen izin verilen malzemeleri belirliyor. Benim seçtiğim pizza tam bir lezzet abidesiydi. Yakın bir zaman içinde tüm pizzalarını deneyeceğime şüphem yok. Acaip bir şölen Olivia's pizzeria. Evlere servis yapıyorlar. (Olivia Hürriyet'in seçtiği en iyi pizzacılar listesinde en üstlerde yer aldı).

TEK BAŞINA BİR ADAM / TOM FORD



Christopher İsherwood'un romanından ünlü modacı Tom Ford'un yaptığı bu film adını öncelikle Colin Firth'ün başarılı oyunu ile duyurdu. Nitekim Firth en iyi erkek oyuncu oscarını alamadı ama birçok ödül aldı. Ford bize on altı yıllık sevgilisini kazada kaybetmiş eşcinsel Profesör Falconeer'in son yirmi dört saatini anlatıyor. İntihar etmeye karar vermiştir George Falconeer, artık bu dünyaya katlanamamaktadır. Ama son anda ortaya çıkan öğrencisi Kenny ile geçireceği gece denklemi bozacaktır.

Bir modacı film yaparsa tabii böyle bir film yapar. 1962 yılında geçen film inanılmaz bir görsellik barındırıyor. Herşey olağanüstü. Evler olağanüstü, dekorasyonları muhteşem, insanlar acaip yakışıklı güzel, kıyafetler nefes kesici , sanki bir masal dünyası. Bu kadar estetik seyirciyi filme yabancılaştırıyor doğrusu. Ama bu yabancılaşma muhteşem oyuncular sayesinde hikayeyi çok daha derinden kavramanızı sağlıyor. Yine bu estetik, bir başka açıdan, hikayeyi hemen bugüne taşımanızı sağlıyor. Çünkü bugün aynı kaygılarımız var. Herkes moda dergisi kapağından fırlamış gibi kusursuz olmaya çalışıyor. Bu ihtişam, güzellik ve kusursuz estetik içinde bugünün bireyi de aynen George gibi yapayalnız. Özetle Ford'un modacılığı filme hangi açıdan bakarsanız bakın büyük katkı sağlamış.

Colin Firth hakikaten muhteşem. Tüm film boyunca gözlerinin ifadesi, bakışları, mimikleri seyirciyi büyülüyor. Karakterini çok iyi özümsemiş ve de inanılmaz iyi bir şekilde perdeye yansıtmış. Kenny rolündeki Nicholas Hoult 'da yine gözlerinle oynayan harika bir partner. İkilinin beraber oldukları bazı sahneler büyüleyici.

'Tek Başına Bir Adam' büyük değil ama, keyifle izlenen bir film. Sadece Firth için bile izlemeye değer.

BEYAZ BANT / MICHAEL HANEKE



Haneke'nin geçen yıl Cannes Film Festivalinde en iyi film ödülünü alan 'Beyaz Bant' nihayet bu hafta gösterime giriyor. Geçen yıl Antalya Film Festivalinde izlediğim film bizi 1913-1914 yıllarında bir protestan Alman köyüne götürüyor. Hikayeyi o sıralarda köyün öğretmeninden yıllar sonra yaşlanmış sesi ile dinliyoruz. Küçük bir köyde kamera bize aynı anda rahip ve ailesi , doktor ve çocukları, doktorun beraber çalıştığı hemşire, büyük toprak sahibi baron ve ailesi, baronun yanında çocuk bakıcılığı yapan kız, baronun arazisinde çalışan aile olmak çeşitli sınıftan insanların yaşamlarına ortak ediyor. Kadının ikinci sınıf olduğu son derece ataerkil bir toplumdayız. Yaşam son derece katı , otoriter kurallara bağlanmış. Yüzeyden bakıldığında bile insanı rahatsız eden köy toplumu aslında ensest de dahil olmak üzere bir sürü saplantılar barındırıyor. Bir taraftan da köyde kimin tarafından yapıldığı bir türlü bilinemeyen şiddet olayları olmakta (filmi keyifle izlemeniz için konuyu detaylandırmıyorum).

Haneke bu filmi ile bizleri otoriter toplumların yol açacağı felaketler üzerinde düşündürüyor. Sanki tam birinci dünya savaşı öncesinde anlatılan hikaye çok kısa bir zaman içinde gelişecek Alman nazizminin tohumlarının nasıl oluştuğunu anlatıyor. Ama daha geniş bir perspektif içinde bakarsak o yıllarda bu durumda olan toplum sadece Alman toplumu değil. Kendi toplumumuzla ilgili bile birçok güncel referans bulabiliyoruz bu küçük köyde anlatılan hikayede. Aslında bu, dünyanın topyekun yaralanmasına sebep olacak birinci ve ikinci dünya savaşlarının oluşumunun hikayesi bence.

Beyaz Bant heyecan ve ilgi ile izlenen bir yapıt. Ancak benim favori Haneke filmim olmayacak. Örneğin Saklı(Cache) dan aldığım keyfi bu filmde almadım. Ama Haneke'nin en kolay anlaşılan filmi.

24 Nisan 2010 Cumartesi

KOSMOS / REHA ERDEM

Antalya Film Festivalinde göremediğim Cosmos'u nihayet vizyona girince görebildim. Biraz da korkarak gittim çünkü bugüne kadar Reha Erdem sineması ile aram pek iyi değildi.

Kosmos veya Battal sınır kentlerinden birinde birdenbire beliren bir adam. Kente geldiği gün nehirde boğulmakta olan bir çocuğu kurtarıyor. Kentlilere göre ölmüş çocuğa nefes veriyor. Ve efsane oluyor. Sanki bir peygamber gibi konuşuyor Battal. Herkese şifa dağıtıyor. Kaşık kaşık toz şeker yiyor. Ama onunla birlikte kentte alışılmış ahlak kurallarında bir değişim oluyor. O güne kadar hiç hırsızlığın olmadığı kentte hırsızlıklar başlıyor. Oğlunu kurtardığı adamın kızı ile bambaşka bir şekilde anlaşıyor. Yaşlı öğretmen kadın ile beraber oluyor. Nihayet komutanın baldızı ile olan ilişkisi bardağı taşırıyor. Fonda sürekli askeri manevra sesleri var. Bu arada sınırın açılması için kentte imza toplanıyor. Yabancıların kente gelmelerinin avantajları ve dezavantajları tartışılıyor. Yani film bu arada güncel olaylarla da hesaplaşıyor.

Reha Erdem çok iyi bir sinema dili ile ruhani bir film kotarmış. İnsanın dünyada yaşayan diğer canlılardan bir farkı , üstünlüğü yok. İnsanoğlu aslında çok kötü. Kullanabildiği kadar kullanıyor (şifa dağıtıldığı sürece herşey çok güzel) ama uyuşmadığı anda hemen harcıyor, sizden kötüsü olmuyor. Film adı geçmiyor ama Kars'ta çekilmiş. Yaratılan atmosfer ve görüntüler olağanüstü. Dinamik ve hiç aksamayan bir film Kosmos.

Özetle bu sefer çok iyi bir yönetmen ile karşı karşıyayız. Erdem'in hikayesi ve anlatımı çok başarılı. Bazı sahneler büyüleyici.


23 Nisan 2010 Cuma

GÖZLERİNDEKİ SIR / JOSE JUAN CAMPANELLA


Bu sene yabancı film Oscarlarında adaylardan Audiard'ın 'Peygamber' adlı filmi heykeli alamayıp, Campanella kazanınca doğrusu adını daha önce duymadığım bu Arjantin filmini bayağı merak etmiştim. Çünkü Peygamber benim gözümde kesin en iyi adaydı(bakınız 1 mart tarihli yazım).
Sonunda bu hafta 'Gözlerindeki Sır' vizyona girdi.

Eski bir savcılık müfettişi Benjamin Esposito'nun bir roman yazmaya koyulmasının hikayesi bu film. Roman yıllar önce işlenmiş Morales cinayeti ile ilgili. Artık emekli olan Esposito romanı için eski patronu kadın hakim Irene Menendes Hastings ile görüşmeye gidiyor. Ve kaçınılmaz olarak eskiye , 1974 yıllarına dönülüyor. Film çok başarılı geriye dönüşlerle bizlere bir cinayet çerçevesinde geçmişle hesaplaşmayı anlatıyor. Ancak Eduardo Sacheri'nin 'La Pregunta de sus ojos' adlı romanından uyarlanan film ( yönetmen ve yazar senaryoyu da birlikte yazmışlar) bu hesaplaşmayı anlatırken sadece geçmişi değil aynı anda bugünü hatta yarını da anlatıyor. Konuyu filmin tadını kaçırmamak için özellikle detaylamıyorum. Yalnız filmi bir cinayet filmi olarak algılamayın. Aynı zamanda büyük bir aşkın, tutkunun, saplantının hikayesi(tabii bu arada Arjantin'nin de) . Karısının katilini bulmak için hergün işinden çıkıp Buenos Aires'in tren istasyonunda katili bekleyen koca, kadın hakim tarafından tahrik edilip zanlının suçunu itiraf ettiği sahne, savcı müfettişi, hakim ve de tahliye edilmiş katilin beraber oldukları asansör sahnesi, stadyum çekimleri filmin unutulmazları arasına giriyor. Bir de alkolik asistan Pablo Sandoval . Filmi seyrederseniz yaşadığınız sürece bu karakter sizinle beraber canlı kalacak eminim.

Campanella bu filmi ile her tarz seyirciye göz kırpıyor. Çok muhafakazar sinema seyircisinden yenilikçisine kadar herkese hitap ediyor. Film bazen Hollywood barındıyor ama görmemezlikten gelin. Hikayesi, anlatımı, oyuncuları ile iyi bir filmle karşı karşıyayız. Bu filmi seyredin derim.





22 Nisan 2010 Perşembe

FUCKBUDDY ARANIYOR / TİYATRO GAF

Uzun zamandan beri oynanan ama maalesef kendi tiyatrolarında yere oturup seyretmek gerektiği için bir türlü gitmeye cesaret edemediğim ( yıllar önce tiyatro festivalinde minder üzerinde bir oyun seyretmiştim, sonra bacak adelelerim ve kemiklerim benden acı intikam aldılar) 'FuckBuddy Aranıyor' bir geceliğine Kumbaracı50'ye transfer olunca hemen koştum. Oyunu Serkan Öz yazmış ve yönetmiş.

'Fransız okullarından birinden mezun, Galatasaray, St. Benoit, St. Michel, ya da Fransızca bilen, Obama'ya umut bağlayan, ama Nobel'in de erken olduğunu bilen Cihangir ya da Moda ikametgahlı, funk, indie dinleyen mümkünse kızıl saçlı herkes özelden ulaşsın' diye facebook sayfasına yazmış Deniz'in evindeyiz. Kendi deyimi ile made-in Mimar Sinan Deniz. 27 yaşında, reklamcı. Herşeyi var ama hiçbirşeyi yok. Bunalımda. Neden yaşıyoruz sorusunun etrafında dönüp duruyor. Yemek Sepetinden yemek alıyor, otunu içiyor. Kuzeninin deyimi ile bok gibi parası var.

Oyunda bir yandan modern metropolun yarattığı gençliğin yaşamına tanık olurken, diğer yandan 1980 lerin Türkiyesi'ne gidiyoruz. Sorgulanan, işkence gören bir adam. Yılmayan, kararlı, kendi ölümü ve karısının da işkence görmesi pahasına prensiplerinden ödün vermeyen bir devrimci oyunda Deniz'in yaşamına parallel olarak sahnede beliriyor.

Serkan Öz 25-30 yıllık zaman süreci içinde iki uca savrulmuş gençliği anlatıyor. Birinde doğru veya yanlış bir inanmışlık var diğerinde ise kocaman bir boşluk. Modern yaşamda yaşanılan iletişimsizlikler ise had safhada. Kendisini ziyaret etmedi diye telefonda oğluna sürekli sitem eden annenin 'Oğlum Yaprak Dökümü başlıyor, kapatıyorum' demesi süper. 'FuckBuddy Aranıyor' bazı sahnelerde büyük bir başarıyı yakalıyor. Ben özellikle Deniz ve Ceren'in beraber oldukları sahneye bayıldım. Bu bölüm çok iyi yazılmış ve de çok iyi oynanıyor. Ama oyunun tümü için bunu söyleyemiyeceğim. Bazı kısımlar gereğinden fazla uzun tutulmuş, daha da önemlisi bazen oyunun temposu çok düşüyor.

Ama yine de Serkan Öz anlatmak istediği gençlik kesimini çok iyi anlatıyor. Babalarının bir bölümü ile aralarındaki farklılığı da. Bundan sonra yazacağı oyunlarda daha başarılı olacağına şüphem yok.

21 Nisan 2010 Çarşamba

BROOKLYN / COLM TOİBİN


Brooklyn 2009 yılı hem Booker hem de Costa(eski Whitbread) ödülleri adayıydı. Booker'da kısa listeye giremedi ama 2009 Costa En İyi Roman Ödülünü aldı. Colm Toibin bizlerin yabancı olmadığı bir yazar. Daha önce The Blackwater Lightship ve The Master adlı romanları türkçeye çevrilmişti. Ama şu anda bu kitaplar tükenmiş durumda yani yeni baskıları yok.

Brooklyn 1950 yıllarında hem İrlanda'da hem de Amerika'da geçen bir hikayeyi anlatıyor. Dönem İrlanda'da krizin yaşandığı, işssizliğin kol gezdiği, Amerika'nın ise iş cenneti olduğu bir dönem. Eilis , Enniscorthy'de annesi ve kız kardeşi Rose ile yaşamaktadır. Babaları ölmüş, erkek kardeşleri ise çalışmak için İngiltere'ye gitmişlerdir. Bir ofis işinde çalışan Rose aileyi geçindirmektedir. Gündüz sürekli çalışan Rose akşamları golf oynamaktadır. Eilis ise iş bulamamakta, ancak sadece pazar günleri bir dükkanda part time olarak çalışmaktadır. Rose golf kulübünde tanıştığı ve Amerika'da yaşayan Rahip Flood'un yardımıyla Eilis'i Brooklyn'e yollar. Bir anlamda Eilis için kendini feda etmiş, İrlanda'da kalmayı ve de annesi ile yaşamayı kabul etmiştir. Eilis te bu fedakarlığın farkındadır. Brooklyn'de yine İrlandalı olan bir kadının evine pansiyoner olarak yerleşir, büyük bir mağazada satıcılık işi bulur. Akşamları da muhasebe kursuna gitmektedir. Başta yeni ülkeye alışmakta zorlanır ama Amerika'nın olanakları ve özellikle hayatına giren italyan kökenli Tony sayesinde kısa zamanda bu hayata alışır. Ancak bir ölüm olayı onun tekrar İrlanda'ya dönmesini gerektirecektir. Ve Eilis tekrar bir seçim yapmak zorunda kalacaktır.

Colm Toibin bir taraftan Atlantik'in iki yakasında o dönemde yaşananları bize aktarırken diğer yandan zor unutulacak bir kadın portresi çiziyor. Okuyucuyu inanılmaz bir şekilde kavrayan bir yazar Toibin. Sizi istediği noktaya taşıyor, kontrol hep onda. Bir an bile kendi başınızı alıp romanda başka bir noktaya konsantre olamıyorsunuz. Ama sizi kıskıvrak bağlıyor. En büyük duyguların anlatıldığı, dramatikliğin en üst noktada olduğu anlarda bile son derece basit bir dille okuyucuyu büyülüyor. Kitabı bitirince nasıl bu kadar basit ama derin ve güzel anlatılabilir şaşıyorsunuz. Okuduğunuz herşey detayıyla aklınızda yer etmiş vaziyette.

Bugüne kadar okuduğum İngilizce yazan yazarlar arasında Toibin kadar basit, açık seçik, sade, bir o kadar da zarif anlatımı olan bir yazara rastlamadığımı itiraf ederim.

19 Nisan 2010 Pazartesi

FİLM FESTİVALİNİN ARDINDAN

Bu sene biraz geç başladığım için seyredebildiğim film sayısı da kısıtlı kaldı. Toplam 14 film gördüm festivalin ikinci haftası boyunca. Bu sene seyrettiklerimi değerlendirirken dört kategori yaptım.

1) Lezzetli Filmler: Gerçekten sinema tadı olan filmler bu kategoride. Lanthimos'un 'Köpek Dişi ' , Dumont'nun 'Hadewijch'i, Ursula Antoniak'ın 'Özel Yaşamlar ' adlı filmi, Xavier Dolan'ın 'Annemi Öldürdüm'ü ve Samuel Maoz'un 'Lübnan' adlı filmi gerçekten keyifle izlediğim filmlerdi. Köpek Dişi'ni daha önce yazmıştım. Diğer filmleri de ayrı ayrı yazacağım.

2) İyi Filmler: İsrailli Copti ve Shani'nin 'Ajami' si bu kategoride. Ajami Yafa'da farklı etnik grupların yaşadığı bir semt. Bir intikam cinayeti çerçevesinde İsrail topraklarında yaşayan Filistinliler, buraya gelip kaçak çalışan Filistinliler, uyuşturucu kaçakcıları, Bedevi intikam mangaları ve yozlaşmış İsrail Polisi'nin dahil olduğu trajikomik bir hikaye anlatıyor Copti ve Shani. Bir kez daha Vadedilmiş Topraklarda vadedilemeyecek kadar kötü bir yaşama zorlanan insanlara tanık oluyoruz. Oyuncuların hepsi amatör. Ajami amacına ulaşan, hikayesini iyi anlatan bir film.

Bu kategoride ikinci filmim 'Hücre211' . 2010 Goya ödüllü bu filmde Daniel Monzon çok çarpıcı bir filme imza atmış. Juan'ın yeni işi gardiyanlıktır. Göreve başlamadan bir gün önce çalışacağı cezaevine gelir. Amacı amirleri üzerinde iyi bir etki bırakmaktır. Ancak diğer gardiyanlar Juan'a hapishaneyi gezdirirken isyan çıkar ve Juan kendini bir hücrede bulur. Kapılar kapanmış ve artık mahkumlarla birliktedir. Yaşayabilmek için mahkum rolü oynamak zorundadır. Hapishanede Eta Örgütünden mahkumlar bulunması isyana önemli bir boyut katacaktır. 'Hücre211' bu sene seyrettiğimiz 'Peygamber ' gibi hem günümüzün hapishanelerini çok iyi anlatıyor hem de suçlu olmak ve olmamak arasındaki ince çizgiyi çok iyi kavratıyor.

3)Sıradan Filmler: John Lennon'un gençliğini anlatan 'Nowhere Boy', Tolstoy'un hayatının son bir senesini anlatan 'Aşkın Son Mevsimi' ( bu anlamsız ismi filme kim neden koydu bilmiyorum, filmin orijinal adı The Last Station), tavla üzerine eğlenceli Bulgar filmi 'Koca Dünyada Kurtuluş Pusuda', eşcinsel bir aşk hikayesi anlatan Peru filmi 'Akıntıya Karşı', ve Berlin ödüllü Romen filmi 'Islık Çalmak İstersem Çalarım' sıradan filmlerdi.

4)Berbat Filmler:Festivale hiç yakışmayan filmlerden bu sene kaçınabildim galiba. Sadece iki tanesi oltama takıldı. Biri 'Mao'nun Son Danscısı'. Uzun zamandır bu kadar klişe bir film seyretmemiştim. Çinli balet Li Cunxin'i anlatan bu film acaip kötüydü. Diğeri ise Mısır'da gişe rekorları kırdığı söylenen 'Anlat Şehrazat'. Filmi çok zaman kaybetmeden terkedip kendimi güneşli Beyoğlu'na attım.

17 Nisan 2010 Cumartesi

AMERİCAN RUST / PHİLİPP MEYER



Yine bir ilk roman ve çok yetenekli bir yazar ile karşı karşıyayız. NewYork Times'in 2009 en iyi kitaplar listesine koyduğu American Rust.

Pennsylvania'nın çelik üretim kenti olan Buell'deyiz. Ama artık fabrikalar kapanmış, kent işsizliğe teslim olmuş, tam anlamıyla Amerikan Rüyası bu kentin yaşayanları için artık sona ermiştir. İsaac ve Billy burada kalmayı seçmiş az sayıda gençten ikisidir ve de çok iyi dostlukları vardır. İsaac annesinin intiharından sonra hasta babasına bakmak için kalmış, aslında Ivy League'de bir üniversiteye kabul edilebilecek kadar yetenekli ama sosyal açıdan sorunlu biridir. Billy ise tam tersine girişken, iyi basketbol oynayan ve de basketbol sayesinde burs alabilecekken Buell'de kalmayı seçmiş ve annesi Grace'in treylerinde yaşamaktadır. İsaac'ın kızkardeşi Lee ise kenti terk etmiş, hukuk okumaya gitmiş, aynı bölümde okuyan bir meslektaşı ile evlenmiştir. Amacı babalarını bir bakım evine yerleştirmek ve İsaac'ın okula devam etmesini sağlamaktır. Lee Bill'in eski sevgilisidir. Herşey İsaac'ın birdenbire karar verip, evden para çalıp, California için yola çıkma planıyla değişir. Evden kaçtığı gün Billy ile beraber yaşadıkları bir olay hepsinin kaderini değiştirecektir. Billy'nin annesi Grace'in sevgilisi Şerif Harris devreye girecek, işleri halletmeye çalışacaktır.

Philip Meyer olayları bize tek tek her bir karakterin kendisinden aktarıyor. Bu suretle çok katmanlı bir yapıtın içinde buluyorsunuz kendinizi. Billy, İsaac, Lee, Grace, Harris bölüm bölüm olanları anlatıyorlar. Anlatım romana inanılmaz bir derinlik kazandırıyor. Meyer karakterlerine duygusal yaklaşmıyor. Tam tersine oldukça gerçekçi. Ama dili okuyucunun tüm karakterleri çok iyi anlaması ve onların hissettiklerini hissetmesi açısından çok etken. Billy ile Lee' nin arabada oldukları bölüm bence içerdiği dramatik unsurlar açısından Amerikan roman tarihinde yer alacak kadar olağanüstü. Ayrıca Meyer'in Amerika anlatımı da muhteşem. Çevre ve doğa okuyucunun içine işliyor.

American Rust çok iyi bir yazarın habercisi.


KÖPEK DİŞİ / GİORGOS LANTHİMOS


İstanbul Film Festivalinin sonlarına geldik. Şu ana kadar gördüğüm filmler arasında bu sene hakkında en çok konuşulacak film Yunanlı yönetmen Lanthimos'un Köpek Dişi olacak gibi gözüküyor. Ömür boyu hatırınızdan çıkmayacak filmler vardır, işte bu film böyle bir film. Sevmeseniz bile unutamayacağınız türden.

1970 li yılların kitsch tarzında döşenmiş bir evde hali vakti yerinde beş kişilik bir aileye konuk ediyor bizi yönetmen. Bir erkek iki kız çocuk var. Yirmili yaşlardalar. Ama hala giysileri çocuk giysileri. İsimleri yok. Kullandıkları kelimelerin anlamı bizim bildiğimizden farklı. Örneğin deniz koltuk, zombi yeşil çiçek anlamında kullanılıyor. Günlerini bir takım avantajlar elde etmek için rekabetçi oyunlar oynayarak geçiriyorlar. Anlaşılan doğduklarından beri bu evdeler ve dışarısı ile hiç ilişkileri yok. Baba işyerinde güvenlikçi olarak çalışan Christina'yı arada sırada eve getiriyor ve oğlunun seks ihtiyaçlarını karşılatıyor.

Ama Christina en büyük kızdan hoşlanıp, cinsel oyunlara girişince işler karışıyor. Christina'nın bu oyunlar karşılığında kıza verdiği hediyeler arasında vhs teypler var. Böylece en büyük kız dış dünyaya açılıyor. Kız kardeşine kendisine Bruce demesini istiyor, Rocky ve Jaws filmlerinden bahsediyor. Baba olayı farkedince Christina' yı eve getirmekten vazgeçiyor ve oğlunun cinsel ihtiyaçlarını karşılama görevini en büyük kıza veriyor. Bu arada çocuklara söylenmiş bir büyük yalan var. Ancak köpek dişleri düştüğünde dışarı çıkabilecekler. En büyük kız bu işi kendi yapmaya karar veriyor ama maalesef kötü bir sonuçla karşılaşıyor.

Lanthimos kendisine bu filmi niye yaptığını sorduklarında aşırı bir şekilde korumacı bir aileyi anlatmak istediğini söylüyor. Aslında amacı aşırı şekilde kutsallaştırılan aile kavramının içerdiği tehlikelere karşı çıkmak .

Yönetmen ile aynı fikirde olmayabilirsiniz ama filmi göz kamaştırıyor. Zeki bir film Köpek Dişi. Etkileyici. Lanthimos'un yeni filmlerini merakla bekliyeceğiz.

13 Nisan 2010 Salı

JAPONYA

Kısa bir ayrılıktan sonra yeniden beraberiz. Ama bu süre zarfında boş durmadım, Japonya'ya gittim. Oldukça hızlı on bir gün geçirdim ve İstanbul'a döner dönmez kendimi film festivalinin içinde buldum.

Japonya için ikinci Amerika diye mi yazayım yoksa bundan böyle Amerika'yı ikinci Japonya olarak mı niteleyeyim diye çok düşündüm. Rakamlara bakarsak tabii birincisi doğru. Ama gördüklerim beni bundan böyle Amerika'ya ikinci Japonya dedirtecek (burada tabii bir varsayım var, o da Japonya'yı daha çok vitrinden gördüm, oysa Amerika bana daha tanıdık, çelişkilerini daha iyi biliyorum) .

Japonya inanılmaz etkileyici ilk bakışta. Tokyo'ya girerken yollara (hem karayolu ,hem tren), gökdelenlere bakarken şaşırmamak elinizde değil. Mimari çok güzel. Büyük binalarını durup uzun uzun seyretmek istiyorsunuz. Bu kadar büyük bir şehrin temizliği ise kendinizi gerçeküstü bir şehirde hissettiriyor. Çünkü kaldırımlarda bir tek çöp, sigara izmariti yok. Kimse yolda yürürken sigara içmiyor. Caddede sigara içilecek yerler var, orada durup içiyorlar. Ulaşım çok iyi planlanmış. Tokyo'da hem metro, hem de tren var. Sizi şehrin bir ucundan diğerine hızla taşıyor. Yani mutlu olmaları gereken insanlar Tokyo'lular.

Vitrine göre gelir durumları çok iyi. Şehrin her yanında Gucci'ler, Armani'ler , bildiğiniz ne kadar büyük marka varsa hepsi devasa mağazalarla mevcut. Üstelik içleri boş değil. Bir sürü insan girip çıkıyor. Tokyolular moda meraklısı. Özellikle gençler en son tarz kıyafetlerle. Ayak bileklerinde dar pantolonlar, zarif trikolar, çarpıcı ayakkabılar , tamamlayıcı eşarplar çok sık rastlanan erkek kıyafetleri. Kadınlar da yine son trendleri yansıtıyorlar. Yeni nesil kadın erkek boyalı saçlara sahip. Kızlar göz makyajlarını çekik gözlerini çekik görünmekten kurtarmak için aşırı bir şekilde yapıyorlar. Halbuki hiç ihtiyaçları yok. Gençler tüm dünyada olduğu gibi eskiye oranla uzun boylu ve de daha güzeller.

Japonya oldukça pahalı bir ülke. Herşeyin fiyatı çok yüksek. Örneğin hızlı trenlerinde yarım saatlik bir yolculuk bedeli (Kyoto-Nagoya) 5500 Yen (yaklaşık 60 dolar). Lokantalarda en basit yemek iki kişi 3500 Yen (38 dolar). Giyecek fiatları aşırı pahalı. İşe yeni başlayanlar 150000 Yen(1650 dolar) alıyorlar. Bu ücret ile Tokyo gibi bir kentte yaşamalarına imkan yok. Tokyo'ya yakın bir yerde yaşayıp hergün tren ile gidip geliyorlar. Emekli aylıkları 210000 yen ( 2350 dolar). 65 yaşından sonra bu parayı alabiliyorlar ama bu da yeterli bir para değil. Sağlık sisteminde örneğin bir ev kadını her ay 13000 Yen(143 dolar) prim ödemek zorunda , sağlık harcamalarının %35'i kadar katılım payı ödüyor. Ev kiraları oldukça yüksek. Evler ufak. Osaka'da bir emlakçıda asılı 25 ev ilanından çoğu 16-32 metrekare evler içindi. Sadece bir ev 62 metrekareydi. Kiralar 40000 yen (450 dolar) dan başlıyor ve de çıktıkça çıkıyor. Japonların fırsat buldukça yabancı ülkelere kaçmaları son derece doğal. Turist olmak onlar için kendi ülkelerinde yaşamaktan çok daha ucuz. Ama fazla tatil yapmıyorlar. Çalışmayı çok seven bir millet.

Ben özellikle kiraz çiçeklerinin açtığı haftayı seçtim bu seyahat için. Film festivalinden bir hafta gitti ama bence değerdi. Çünkü gerçekten görüntüler bu dönemde muhteşem. Manzarayı seyretmeye doymuyorsunuz. Gideceksiniz muhakkak bu zamanı seçin.

Şehirler dışında Japonlar ülkelerinin doğasını süper korumuşlar. Hiroşima'dan Tokyo'ya karayolu ile gidince bu gerçeği çok iyi görüyorsunuz. Her yer yemyeşil, ormanla kaplı. Bu kadar büyük bir ekonomiye sahip olup doğayı tahrip etmemekte mümkün demek ki. 123 milyon Japon'un oldukça düşük bir yüzölçümünde yaşayarak bunu başarmaları ayrıca dikkate değer.

Japon yemekleri ülkenin en sevimsiz yanı. Çünkü damak tadımız çok ama çok farklı. Bizler için Japonya bir gastronomi ülkesi değil. Hatta Starbucks amblemini görünce sevinç çığlıkları attığınız bir yer. Japonya'dan damağımda kalan en büyük lezzet Starbucks'ta yediğim sacher torta ve de çok çikolatalı muffin desem hiç abartmamış olurum.

Tuvaletler olağanüstü. Isıtmalı, yıkamalı, kurutmalı. Zaten çok keyifli olan tuvalete çıkma eylemi Japonya'da olağandışı bir zevk haline geliyor. Ülkenin en haz veren olayı bence. İnsan vakit olsa da biraz daha otursam şurada diye hayıflanıyor. Japon Banyoları da muhteşem. Hep beraberce çırılçıplak yıkanıp şifalı havuzlara giriyorsunuz. Ben çok keyifli buldum.

Turlar sizi bol bol tapınağa ve kaleye götürüyorlar. Bence Şinto veya Buddist değilseniz tapınaklar pek ilginç değil. Kalelerden ise tek görülmeye değer olanı Himeji Kalesi (hakikaten çok güzel). Ama örneğin Kyoto tren istasyonu modern mimarinin süper bir örneği. Aynı zamanda bir sürü mağaza, lokanta barındıran bu yapı hem tarzı hem de işlevselliği ile olağanüstü.

Özetle Japonya ilginç ve görülmeye değer bir ülke. Ama gastronomi eksikliği ve de dil sorunu ( çok şey japon harfleri ile yazılı) gezgin olmanın zevkini azaltan faktörler. Doğrusu Amerika'ya gidip, keyifle gezip, keyifle yemek yemek çok daha çekici ve eğlenceli. Üstelik herşey Amerika'da başa çıkabileceğiniz fiatlarda.

31 Mart 2010 Çarşamba

WHOOPS ! / John Lanchester


Dünya en büyük krizlerinden birini yaşamaya devam ediyor. 2008 yılında yerle bir olan finansal sistemin yol açtığı bu durum hala yaşamımızda en önemli konumda. İflas etme sırası devletlere geliyor, kurtarılmaya çalışılıyorlar. Yunanistan başta. İspanya, Portekiz, İrlanda yolda. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere cılız bir ayı bulutların arasından görmeye bile razı ama o bile zor.

Bütün bunlara yaygın deyimiyle 'Credit Crunch' yol açtı deniliyor. CDS, CDO gibi kısaltmalar olayları anlatmak için ortalıkta uçuşuyor. Ticari Bankacılık, Yatırım Bankacılığı, Hedge Fonlar, Borsada shortta olmak , Options, Futures gibi kavramlar hayatımıza giriyor. Oysa ortalama bir insan için Crunch sadece bir çikolata çeşiti. CDS, CDO yeni ortaya çıkan gizli teşkilatları (CIA den sonra) hatırlatıyor.

Bu karmaşada John Lanchester Whoops ile evlerimize muhteşem bir giriş yapıyor. Tüm sürekli duyduğumuz kavramları önce çok basit bir şekilde gündelik hayattan örneklerle açıklıyor. Bankanın bile ne olduğunun anlatımı var kitapta. Beynimize bu kavramları iyi bir şekilde yerleştirdikten sonra krizin nasıl oluştuğunu bize sakin sakin anlatıyor. Kitabın devam eden adı 'Why everyone owes everyone and no one can pay'. Yani herkes herkese borçlu ama kimse borcunu ödeyemiyor.

Ekonomi ile ilginiz olmasa bile artık sıradan bir bireyin kaçınılmaz bir şekilde bagajında bulunması gereken bilgileri barındıran bu kitap hem çok faydalı hem çok güzel yazılmış. Umarım kısa bir zamanda iyi bir türkçe ile çevrilir. D&R 'da ingilizcesi satılıyor.

Bu arada bir süreliğini seyahatte olacağım bugünden itibaren. Yakında görüşmek üzere.

29 Mart 2010 Pazartesi

Serseri Mayınlar / Ferzan Özpetek

En büyük teyzemi iki ay önce kaybettim. Kendisinin enteresan bir özelliği vardı. İleri yaşına rağmen sürekli kütüphanesinde bulunan dört kitabı okur, başka kitap da okumazdı. Bu kitaplar kalın, nehir roman denilen tarzda kitaplardı. Çok başka roman okuması için çalıştım,beceremedim. Teyzem okuma zevkinden çok memnundu. Ferzan Özpetek de dönüyor dolaşıyor aynı konulara geliyor. Herhalde Özpetek de film zevkinden çok memnun, değişiklik yapmayı düşünmüyor.

Lecce'de makarna üreticisi bir ailede konuğuz bu sefer. Roma'da sözde işletme okuyan ama aslında edebiyat okumuş yazar adayı Tomasso artık gerçekleri ailesine söylemeye kararlıdır. En önemli gerçek eşcinsel oluşudur. Ama ağabey Antonio erken davranır, eşcinsel olduğunu açıklar. Evden kovulur. Baba kalp krizi geçirir . Tomasso durumunu açıklayamaz, çünkü o da eşcinselim dese baba kesin ölecektir. Çaresiz işlerin başına geçer. Evde aslında kayınbiraderine olan aşkını unutamamış bir büyükkanne, geceleri odasına erkek alan bir teyze de bulunmaktadır. Bir de ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız ortağın kızı Alba ortada dolaşır. Bu arada eve ziyarete gelen diğer gaylerde acaip şematize bir biçimde boy gösterirler. Film bayıltıcı diyaloglar ve de arka planda insanın içini hun eden bir müzik eşliğinde devam eder gider. Sanal alemde bile artık çok boyutlu olan karakterler Özpetek'in senaryosunda tek boyutlu olmanın keyfini çıkarır ve de serilir de serilirler . Seyirciye bu arada havale gelir. Çünkü uzun zamandır bu kadar sıkıcı bir film seyretmemiştir. Neyse finalde Sezen Aksu imdada yetişir, sinirleri teskin eder.

Yurt dışında yaşayan yönetmenlerimizden Ferhan Özpetek ismini ilk olarak Hamam ile duyurmuştu. Doğrusu ben Hamam'ı o kadar sevmemiştim. Harem Suare de pek beklediğimi vermedi. Cahil Periler ile Özpetek bizi yürekten yakaladı. Sonra, kendisi gibi yurt dışında yaşayan yönetmen Fatih Akın her yeni filmiyle bizleri fethederken ve de Yaşamın Kıyısında ile doruğa ulaşırken, Özpetek sürekli bizi hayal kırıklığına uğrattı. Serseri Mayınlar ise hayal kırıklığının doruğu bence. Son derece demode bir sinema dili ile bayıltıyor Özpetek.

Bu filmi muhakkak kaçırın.


22 Mart 2010 Pazartesi

KÖPRÜDEKİLER / ASLI ÖZGE

En sonunda yazmam gerekeni en başta yazıyorum. Köprüdekiler olağanüstü bir mücevher. Bu filmi görmezseniz bir daha sinemaya gitmeyin. Çünkü siz sinemayı hak etmiyorsunuz demektir.

Aslı Özge müthiş bir yetenek. Ne yaptığını anlatmaya çalışacağım. Umarım beceririm. Gördüğünüz film acaip sahici, sanki bir belgesel gibi. Herşey doğal, sanki olaylar gerçekten oluyormuşta, kamera da orada tesadüfen bulunuyor ve çekiyor gibi. Ama zekice bir senaryo var...bunu hissediyorsunuz..detaylar size çok şey anlatıyor..

Boğaziçi Köprüsünde üç insanın yaşamını izliyoruz. Milliyetçi polis Murat, iş bulamadığı için çiçek satan Fikret, dolmuş şöförü Umut. Bu üç ayrı hikayeden çıkarak yaşamlarında sıkışmış insanların hayatlarına dalıyoruz. Ve de Türkiye'nin insanlarının hayatlarına.

İyi ki film yönetmeni değilim. Kıskançlıktan çatlar, rahatım huzurum kaçardı Aslı Özge'nin bu filminden sonra. Kurmacadan gerçekliğe bu kadar mı başarılı olunur? . Özge bize sinemanın sonsuz olanaklara sahip bir sanat olduğunu gösteriyor. Baştan çıkarıcı bir film Köprüdekiler.

Kara Köpekler Havlarken


Bu hafta Türk Filmleri açısından başarılı bir hafta. İki dikkate değer yapım aynı anda vizyona girdi. Mehmet Bahadır Er 15 yıl boyunca kendi mahallesi ile ilgili senaryo üzerinde çalışmış ve eşi Maryna Gorbach ile bu filmi yapmış. İlk uzun metrajlı filmi.

Selim ve Çaça Usta'nın koruması altında parkçılık yapan iki delikanlı. Ama yavaş yavaş park işi sönmekte, belediye park alanlarını kendi işletmeye başlamaktadır. Hayatlarını güvenceye almak için büyük bir alışveriş merkezinin (tabii bu da yine başka bir ağbinin desteği ile ! ) güvenlik işlerini almaya soyunurlar. Ama kendilerini hiç tahmin edemeyecekleri olayların içinde bulurlar. İki saf delikanlı güvenli bir yaşam elde etme arzularını çok pahalı ödeyeceklerdir.

Filmin konusu çok iyi. İç içe yaşadığımız ama bilmediğimiz yaşamların öyküsü. Aslında çoğunluğun öyküsü. Çünkü İstanbul'da artık bu tarz yaşayanlar çoğunlukta. Kahvedeki kuş mezatı sahnesi gibi sanki başka ülkeden gelen bir film izliyormuşsunuz hissine kapıldığınız bölümler var. Oysa kahve benim eve bir kilometre uzakta ! . M.Bahadır Er İstanbul'un kozmopolit yaşamını çok iyi aktarıyor. Çaça nezarethanede Farsça konuşuyor. İran göçmeni. Filmde herkes bir başka yerden. Senaryo üzerinde iyi çalışılmış olduğunu gösteriyor. İlk film için oldukça başarılı.

Kara Köpekler Havlarken aynı zamanda bir oyunculuk şöleni. Oyuncuların hepsi çok iyi ve de çok doğal oynuyorlar. Kısa rolü ile Usta'da Erkan Can sizi büyülüyor. Güneşi Gördüm'de hayran olduğumuz Cemal Toktaş saf, iyi niyetli,aşık, hayatında kalıcı birşeyler yapmaya çalışan Selim'de çok başarılı. Çaça'da Volga Sorgu aldığı ödülü hak ettiğini kanıtlıyor.

Kara Köpekler Havlarken güzel konusu, sakin anlatımı, iyi oyuncularıyla görülmeye değer bir film. Az sinemada gösterimde.

21 Mart 2010 Pazar

29.İstanbul Film Festivali



Yine Nisan geliyor. 3-18 Nisan arası koşuşturup, oldukça ilginç filmler seyredeceğiz. Bu sene filmler bana geçen senelerden daha iyi gibi geldi. Hatta seçerken bayağı zorlandım. Gördüğüm kadarı ile bilet satışları da bu savımı doğruluyor. Salonlar şimdiden dolu. Festivalin buruk yanı Emek Sinemasının olmaması. Kadıköy'de de Reks yok, yerine Kadıköy Sineması var. Toplamda arzedilen koltuk sayısı herhalde bu sene daha az olacak. Yer bulamama olasılığı da daha fazla .

Festivalin sadece ikinci haftasında burada olacağım için seçimlerim biraz kısıtlandı. Bir de gala filmlerini atladım. Nasılsa vizyona girecekler diye.

Ben festivali seyrettiğim her filmi beni büyülüyen Bruno Dumont'un Hadewijch adlı filmi ile açıyorum. L'Humanité ( İnsanlık) ve Flandres adlı filmleri daha evvelki yıllarda festivalde gösterilmişti. Dumont hep çok çarpıcı ve de kışkırtıcı filmler yapan ve de auteur olarak adlandırılmayı hak eden bir yönetmen. Festivali bir başka çok beğendiğim yönetmen György Palfi'nin Arkadaşın Değilim filmi ile de kapatacağım. Hıçkırık(Hukkle) ve Taxidermia filmlerini seyrettiyseniz bu filmini de kaçırmayacaksınız. Şaşırtıcı,tuhaf,değişik işlere imza atan bir Macar Palfi.

Bu iki film arasında John Lennon'un hayatını anlatan ve de son on yılın en iyi müzik filmi olarak övülen 'Nowhere Boy' var.Bol ödüllü İrlanda filmi ' Özel Hayatlar', dünyanın en iyi klasik baletlerinden Li Cunxin'in hikayesini anlatan 'Mao'nun Son Dansçısı' listemde. Tolstoy'un yaşamının son yılını anlatan Jay Parini'nin 'Son İstasyon' kitabından uyarlanan 'Aşkın Son Mevsimi' merakla beklediğim bir film. Helen Mirren, Christopher Plummer ve James McAvoy'dan oluşan kadro muhteşem. Romanı okumadıysanız okuyun. Çok iyi bir kitap. İki yıl önce Türkçeye çevrildi. Palfi'nin filmi gibi Mayınlı Bölge'de gösterilen Yorgos Lanthimos'un 'Köpek Dişi' kazandığı ödüllerle anılan ilginç bir film. Stephan Komandarev 'Koca Dünyada Kurtuluş Pusuda', Xavier Dolan 'Annemi Öldürdüm' , Rigoberto Perezcano 'Kuzeysiz' ile listedeler. İsmini Yafa'nın bir semtinden alan 'Ajami' muhakkak görülmeli. Mısır'da izleyici rekorları kıran 'Anlat Şehrazat' ve yine Mısır'dan gelen ama bağımsız sinema örneği Ahmad Abdalla'nın 'Heliopolis'i , Samuel Maoz'un 'Lubnan'ı, Peru'dan gelen 'Akıntıya Karşı', 2010 Berlin Gümüş Ayı'yı kapan 'Islık Çalmak İstersem Çalarım', Ruanda katliamı ile ilgili 'Tanrının Gittiği Gün' göreceklerim listesinde. Daniel Monzon 'Hücre211' ile 2010 Goya en iyi ödülüne sahip. Hınzır Todd Solondz 'Savaş Sırasında Yaşam' ile festivalde.

Bunlar benim göreceklerim. Ama daha çok ilginç film var. Yer bulmak için acele edin.

Bu arada tam film festivali sırasında İKSV Salon'da 14 Nisan Çarşamba akşamı Peter Cincotti var. Şu anda müzik otoritelerince geleceğin şarkı söyleyen en iyi caz pianisti olarak nitelendiriliyor. Dinlemediyseniz hemen myspace yapıp dinleyin. Neden buraya ilave ettiğimi anlayacaksınız.

İntiharın Genel Provası / Duşan Kovaçeviç


Duşan Kovaçeviç oyun yazarı,senarist ve hatta Sırbistan'ın büyükelçiliğini yapmış biri. Yıllar önce seyrettiğimiz Kustarica'nın Yeraltı ( Underground) filminin senaryosu ona ait. Şehir Tiyatroları yazarın son oyunu İntiharın Genel Provası'nı sahneliyor.

Perde açıldığında Tuna Köprüsünde intihar etmek isteyen bir adamla karşı karşıya kalırız. Kısa bir süre içinde ortaya çıkan ve adamın tam intihar edeceği yerde ağı bulunan ve de oltasını atmış olan balıkçı, daha sonra olay yerine gelen adamın sevgilisi ve de nehirde turist gezdiren geminin kaptanı adamı intihardan vazgeçirmeye çalışırlar. Hepsinin kendine göre geçerli nedenleri vardır. Adam sıfırı tüketmiş ve de üstüne üstlük borçlanmış bir iş adamıdır.

Kovaçeviç oyunu çok güzel kurgulamış. İçerdiği sürprizler hem şaşırtıyor hem de zekice yazılmış bir metin karşısında olmak izleyiciye büyük bir keyif veriyor (oyunun büyüsünü bozmamak için konuyu detaylayamıyorum). Aynı zamanda söylemek istediğini net bir şekilde söylüyor. Bence metin çok başarılı ve tiyatroda az rastlanan türden.

Oyunu Bilge Emin çevirmiş. Gayet iyi bir çeviri. Kulağa ters gelen hiçbir şey yok. Seyircinin oyunu sevmesinde büyük rol oynuyor.

M.Nurullah Tuncer hem sahneye koymuş hem de sahne tasarımını yapmış. Metni çok iyi okumuş Tuncer. Herşeyin yerli yerine oturduğu bir oyun izliyorsunuz. Son zamanlarda sayıları hızla artan iyi yönetmenleri görmek beni heyecanlandırıyor. Sahne tasarımı olağanüstü. Görsel bütünlük ve içinde barındırdığı detayları muhteşem. Uzun yıllardır sahne beni bu kadar büyülememişti. Tuncer'e getireceğim tek eleştiri bazen oyunun temposunun düşüyor olması. Biraz daha hızlı bir oyunculukla bu sahnelerin üstesinden gelinebilir.

Oyuncular ( Bennu Yıldırımlar, Bora Seçkin, Serhat Kılıç, İbrahim Can) bu başarılı prodüksüyona çok iyi hayat katıyorlar. Serhat Kılıç canlandırdığı dört karakter ile öne çıkıyor.

Çok başarılı bir oyun İntiharın Genel Provası. Kaçırmayın.

19 Mart 2010 Cuma

Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş? / Caryl Churchill


'Nereye gideceğiz' diye sorar birisi, 'Gidemiyeceğimiz bir yer mi var?' diye cevaplar diğeri.'Ne yapacağız' diye sorar birisi.'Yapamıyacağımız birşey mi var' diye yanıtlar diğeri. Sam ile Jack arasındaki diyalog bu.

Sam bekar, Jack ise evli ve çocuklu. Birbirlerini tamamlayan, birlikte olduklarında büyük bir güç oluşturan bir çift. Caryl Churchill bu oyununda işte bizi bu eşcinsel çiftin mahrem hayatlarının içine atıyor. Kendimizi yatak odalarında, mutfaklarında buluyoruz. Konuşuyorlar, sevişiyorlar. Ama Irak işgalinden, Guantanamo'dan, Afganistan'dan, petrolden, nükleerden bahsediyorlar. Sam aslında Amerika (Sam amca). Jack İngiltere (The Union). Sanki karşımızda Bush ile Blair var. Beraberce dünyayı tehdit ediyorlar, yerle bir ediyorlar. Jack arada sırada ayrılmak ailesine dönmek istiyor. Ama Sam bırakmıyor.

Caryl Churchill'i daha önceden Dot'un oynadığı Far Away isimli oyundan biliyoruz. İngiltere'nin feministliği ile tanınmış ünlü oyun yazarlarından biri. Oldukça ileri yaşına rağmen (yanılmıyorsam 1938 doğumlu), kendini yenileyebilen ve günümüze yakışır oyunlar verebilen bir yazar. Bu oyunda da Amerika ile İngiltere'yi (Bush ve Blair'i de diyebiliriz) sadece birlikte varolabilen eşcinsel bir çift üzerinden anlatma fikri muhteşem.

Oyunu Tiyatro Boyalı Kuş oynuyor, Jale Karabekir sahnelemiş. Bu sahnelemede gitmeyen birşeyler var. Nitekim kısa bir oyun olmasına rağmen bir süre sonra sıkılıyorsunuz. Sanki gereksiz uzuyor gibi. Dinamizm kayboluyor. Çok iyi bir fikirle yola çıkan fakat iyi bir tiyatro örneği diyemiyeceğiniz bir oyunla karşı karşıyasınız. Türkiye'de seyrettiğim in-yer face akımı oyunları içinde beni doğrusu hayal kırıklığına uğratan tek oyun oldu. Fatih Gençkal ve Murat Mahmutyazıcıoğlu Sam ve Jack'e hayat vermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Müzikler çok iyi.

Tiyatro Gaf'ta salı ve çarşamba akşamları sahneleniyor.

Kısa Kısa

Bu hafta sinemalarda gördüğüm filmler tam bir hezimet filmleri olduğu için kısa kısa yazıyorum.

M.Scorcese Zindan Adası ile beni acaip esnetti. Halbuki elinde ilginç olabilecek bir senaryo var. Gereğinden fazla uzun, sıkıcı bir film. İyi oyuncuları bile filmi kurtaramıyor.

Alice Harikalar Diyarı hayranı olduğum Tim Burton için büyük bir felaket. Filmin yarısında çıktım. Lafı uzatmayacağım, uzun zamandır bu kadar APTAL bir film görmemiştim(böyle yazmamalıyım ama başka sıfat bulamıyorum).

Ama sırada güzel haberler var.

Dot nisan ayında yeni bir oyuna başlıyor. Şu anda Pornografi adlı oyunu oynanan Simon Stephens'in geçen yıl Londra'da tüm eleştirmenlerden tam not alan Punk Rock adlı oyunu nisan ayında Dot Marsta. Heyecanla bekliyorum.

Talimhane Tiyatrosu ise Joe Pinhall'un Dumb Show adlı oyununu Medya Maymunları adı ile Mehmet Ergen'in yönetimi ve uyarlamasıyla sahneliyor. Joe Pinhall'u daha önce Dot'un sahnelediği Love and Understanding oyunu ile tanıyoruz.

Yeni hafta sinemalarda iki dikkate değer Türk Filmi var. Köprüdekiler ve Kara Köpekler Havlarken. Bir de Büşra var. Ben hepsine gideceğim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Korku Tüneli / Philip Ridley / Tiyatro 0.2


Tiyatro 0.2 bir taraftan Mark Ravenhill'in Açık Saçık Birkaç Polaroid adlı oyununa devam ederken, 13 Mart tarihinden itibaren Philip Ridley'in Korku Tüneli'ni (Pitchfork Disney) sahnelemeye başladı. Philip Ridley'i Dot'un iki sene kapalı gişe oynadığı Kürklü Merkür'den tanıyoruz. Korku Tüneli Ridley'in ilk uzun oyunu. 1990 yılında yazılmış ve 1991 de ilk kez Londra'da oynanmış.

Haley ve Presley Doğu Londra'da evlerine kapanmış, 28 yaşında ikiz kardeşlerdir. Dış dünyadan kapılarında bulunan birçok kilitle korunurlar, çikolata bağımlısıdırlar, uyumak için ilaç kullanırlar. Haley sürekli uyumakta , Presley ise anladığımız kadarı ile uykusuzluk çekmektedir. Anne ve baba yıllar önce ne olduğunu bilemediğimiz bir şekilde yok olmuşlardır. Birbirleri ile devamlı çocukluk fantazilerini ve korkularını paylaşırlar. Sanki yaşamın koşullarına ayak uyduramamış ve büyümeyi reddetmişlerdir. Sürekli korku içindedirler. Haley markete bile gitmek istemez. Son çıkışında köpeklerin saldırısına uğramıştır. Pencereden gördükleri iki yabancının eve girmesiyle bu korunaklı ortam değişecektir. Presley görüp hayran olduğu Cosmo Disney'i eve getirir. Cosmo çok yakışıklı ve çekicidir. Midesinden rahatsızdır. Eve girer girmez kusar. Hayatını gece klüplerinde hamamböceği yiyerek kazanmakta, insanlar bu şova bayılmaktadırlar. Evde bulduğu hamamböceğini Presley'e göstermek için canlı canlı yer. Hayran Presley de Cosmo'nun hatırı için bir böcek yiyecektir. Presley Cosmo'ya kabuslarını anlatır. Cosmo onun için hem bir kanka hem de cinsel istek uyandıran birisidir. Derken ortaya Cosmo'nun iş arkadaşı Pitchfork Cavalier çıkar. Yüzü maskeli devasa bir adamdır. Sandalyenin üstünde başı üzerinde havaya kalkıp sözsüz şarkı söyler ama esas şovu maskesini çıkarıp, maskenin altındaki korkunç yüzünü göstermesidir. Cosmo Presley'e para verir ve Pitchfork ile markete gidip çikolata almasını ister. Presley çıkınca Halley'e garip bir biçimde tecavüz eder. Presley döner. artık uyanmıştır. Cosmo'nun parmağını kırar. Cosmo kaçar. Pitchfork dönüp Presley ve Halley'i terrörize (!) eder ve gider. Korku Tüneli gerçek ile kabuslar(bilinçaltı) arasında gidip geliyor. Ama kaybolmuyorsunuz. Ridley verdiği ipuçları ile sizi yönlendiriyor.

Ridley'in oyunu tamamen korkularımız üzerine. Çocukluktan beri taşıdığımız ve bir türlü kurtulamadığımız korkular. Uslu çocuk olmanın bile bizi kurtaramadığı korkular. Hızla değişen yaşamın, getirdiği koşulların bizde yarattığı korkular. Oyunun metni son derece iyi. İzleyiciyi sürüklüyor ve derdini çok iyi anlatıyor. Burada çevirinin payı çok büyük. Özlem Karadağ çok başarılı bir çeviri yapmış. Hiç sırıtmayan, herşeyin yerine oturduğu bir çeviri bu ( keşke Şölen'i de çevirseymiş diye hayıflanmadan edemedim).

Korku Tüneli'ni Sami Berat Marçalı sahneye koymuş. Bence oyunu çok iyi çözmüş, oyuncularını bu bağlamda çok iyi yöneterek unutmayacağımız bir eser çıkarmış. Bundan sonra yöneteceği oyunları heyecanla bekliyeceğim.

Tiyatro 0.2'nin prodüksiyonu tam bir oyunculuk şöleni. Herkes muhteşem. Halley'de Banu Çiçek Barutçugil çok iyi. Dışarı çıktığında başına gelenleri anlattığı bölümde olağanüstü. Hayran kaldım. Presley'de Murat Mahmutyazıcıoğlu karakterini çok iyi özümsemiş. Her bir hareket,ifade acaip zekice ve yerli yerinde. Büyük bir aktörle karşı karşıyayız. Cosmo'da Ushan Çakır doğal oyunu ve çekiciliği ile büyülüyor. Bu Cosmo hep hatırlanacak. Gözünüzü kamaştırıyor. Eyüp Emre Uçaray etkileyici.

Çok iyi bir oyun. Çok iyi sahnelenmiş. Çok iyi oynanıyor. Bize seyredip hayran kalmak kalıyor. İyi ki varsınız genç arkadaşlar.